Bazen bir ülkeyi değil, koca bir hayatı katlayıp bir bavula sığdırmaya çalışır insan. Son yıllarda hangimizin mutfak masasında bir ayrılık hikâyesi, hangimizin telefon rehberinde uzak bir ülkenin alan koduyla başlayan bir dost ismi yok ki?
Bugünlerde ben de çok sevdiÄŸim bir insanın bu sessiz, derin ve içimi sızlatan kararına; koca bir ömrü bir bavula sığdırışına ÅŸahitlik ediyorum. “Burada kalamam, kalmak çok zor; ama gitmek zorunda olmak hepsinden daha zor…” cümlesi evlerin kuytu köşelerinde fısıldanan bir karara dönüştüğünde, yolculuk aslında zihinde çoktan baÅŸlamış oluyor. Kimisi daha adil bir iÅŸ, kimisi sabahları daha huzurlu bir uyanış için düşüyor yollara; kimisi içinse gitmek, kalmaktan çok daha zorlu bir zorunluluk.
Ancak gitmek, sadece coğrafi bir yer değiştirme değildir. Hele ki yanınızda bir çocuğun elini tutuyorsanız, o yolculuk bir şehirden diğerine taşınmaya hiç benzemez. Kendinizi sınırların ötesinde, bambaşka bir dilin ve yabancı bir kültürün kucağında bulduğunuzda anlarsınız acı gerçeği: İnsan sadece evini değil, çocukluğunu ve tüm geçmişini de geride bırakmıştır.
Bu büyük, gürültülü göç hikâyelerinin en sessiz, en savunmasız kahramanları şüphesiz çocuklarımız. Biz yetişkinler geleceği, ekonomiyi, kariyer basamaklarını ve vize evraklarını planlarken; bir çocuk kendini hiç bilinmeyen bir dilde şarkıların söylendiği, yabancı kokan bir okul sırasında yapayalnız buluveriyor.
İşte tam bu noktada insanın içine o düğüm oturuyor: Kolay mı bir çocuk için dünü unutmak?
Eski mahallesindeki arkadaşının kokusunu, ananenin toprağı kokan o sıcacık oturma odasını, sırf geleceÄŸi kurtulsun diye yabancı bir ülkenin sınıfına feda etmek çocuÄŸun kalbinde nasıl bir iz bırakır? Dil bariyerinin arkasına gizlenmiÅŸ o ilk çekingen bakışlar, akranları gülerken anlaşılmamanın verdiÄŸi o buruk yalnızlık… Çocuklar, bizim aldığımız büyük yetiÅŸkin kararlarının faturasını o minik kalplerinde en derinden ödeyenlerdir. Peki, çocuk memleketini unutur mu? Köklerinden kopan bir fidan, bilmediÄŸi bir toprağın inancına, kültürüne uyum saÄŸlarken kendi özünü yitirir mi?
Bu soruların cevabı madalyonun o mucizevi yüzünde saklı. O minik kalpler, yeni bir dile ve dünyaya kök salarken aslında bize de direnmeyi öğretiyor. Okul sıralarında çekilen o ilk yabancılık, zamanla yeni bir kimliğin, güçlü ve vizyoner bir geleceğin ilk harflerine dönüşüyor. Çocuklar unutmuyor; aksine, memleketi kalplerinin en güvenli köşesine saklayıp dünyayı kucaklamayı öğreniyorlar.
Dışarıdan bakıldığında hep parıltılı bir “yeni hayat” resmi görünür. Yeni ÅŸehirler görmek, düzenli caddelerde yürümek, baÅŸka bir dünyanın estetiÄŸini solumak kuÅŸkusuz insana müthiÅŸ bir vizyon katıyor. KeÅŸfetmenin o çocuksu heyecanı, insana yaÅŸadığını yeniden hatırlatıyor.
Fakat bu madalyonun arkası hep biraz nemlidir, hep biraz hüzün kokar. Gece yarısı aniden bastıran o tanıdık memleket hasreti, bayramlarda sadece soÄŸuk bir ekrana dokunarak öpülen anne-baba elleri, kilometrelerce uzaktan yürütülmeye çalışılan o eksik aile baÄŸları… Hayatam da bu tezatla sınar göçeni: Bir yanda yeni bir düzen kurmanın, baÅŸarmış olmanın verdiÄŸi o haklı gurur; diÄŸer yanda hep bir yanı eksik kalan, gurbette büyüyen o hüzünlü çocukluk..
İster zorunluluktan olsun ister daha iyi bir gelecek arzusundan; başka bir ülkeye gitmek, insanın kendi içinde yaptığı en cesur devrimdir. Okul bahçesindeki o ilk yalnız günün ürkekliğiyle, yeni bir dünyayı fethetmenin coğrafi neşesi hep koyun koyuna yaşar bu hayat sahnesinde.
Bu gidişe uzaktan ya da yakından şahitlik eden her göz bilir ki; bazı anne babalar kendi doğdukları topraklara, anılarına ve gençliklerine veda ederken, aslında çocuklarının avuçlarına hiç solmayacak, yepyeni ve özgür bir gökyüzü bırakmak için yola çıkarlar.
Ve o gökyüzünün altında, yaşanan tüm zorluklara, dökülen tüm gizli gözyaşlarına rağmen açacak her çiçek, çekilen tüm acıların en güzel, en anlamlı cevabı olacaktır.
Yolları açık, yeni dünyaları huzurlu olsun…
Â
, www.ilgazetesi.com.tr, https://www.ilgazetesi.com.tr/bavuldaki-memleket-333015h.htm,


