Biz ne ara bu kadar gösteriş budalası, ne ara bu kadar unvan ve parıltı delisi bir toplum olduk?
Eğitim, bu toprakların çocuklarına sunduğu en köklü, en kutsal eşitlik vaadidir. Sınıfın kapısından içeri girdiğiniz an dışarıdaki unvanlar, cüzdanlar, arabalar silinir. İşçi çocuğu ile fabrikatörün çocuğu aynı tebeşir kokusunu solur, aynı tahtaya bakar, yan yana dirsek çürütür. Biz çocukları böyle eşitleyeceğimizi, geleceği böyle adil kılacağımızı umut ederiz.
Ancak ne yazık ki, tam da o uzun yolun sonuna geldiğimizde, o çocukların ellerine diplomalarını verip hayata uğurlayacağımız o en hassas veda anında, eğitim sisteminin ortasına buz gibi, acımasız bir ayrım çizgisi çekiyoruz. Parası olan fiyakalı ışıkların altından geçip gidiyor, parası olmayan ise kapının önünde, karanlıkta kalıyor.
Bugün geldiğimiz noktada, acı bir tezatla karşı karşıyayız. Özel okullarda okuyan, imkanları geniş çocukların o şatafatlı geceleri “başarı ödülü” olarak sonuna kadar hak ettiği düşünülüyor. Peki ya devlet okulunda, binbir imkansızlık içinde, belki bir test kitabını alabilmek için günlerce düşünen, sırtında koca bir geleceğin yükünü taşıyan o çocuk? Onun döktüğü alın teri, onun kazandığı başarı o otel salonlarını hak etmiyor mu?
Bir tarafı lüks menülerle sarmalarken; diğer tarafı ya hiç kutlayamayacağı bir boşluğa ya da bütçesi yetmediği için o kapıdan boynu bükük döneceği bir yalnızlığa mahkum ettik. Ergenlik çağındaki bir çocuğun, arkadaşları o şatafatlı salonda eğlenirken evde oturup sosyal medyadan fotoğraflara bakmasının yaratacağı o derin ruhsal kırılmayı hangi eğitim anlayışıyla, hangi başarı öyküsüyle tamir edebiliriz?
Bir anne babanın, evladı arkadaşları arasında ezilmesin, boynu bükük kalmasın diye kendi boğazından kısıp borçlanarak o lüks organizasyonlara para yetiştirmeye çalışması, bir başarı hikayesi değil, toplumsal bir trajedidir. Bir mezuniyet sevinci, neden bir ananın, bir babanın uykularını kaçıran bir kâbusa dönüşüyor?
Bu lüks çılgınlığına, bu tüketim oburluğuna karşı acilen insani ve vicdani bir duruş göstermek zorundayız. Çözüm çok uzaklarda değil, eğitim kurumlarının kendi öz saygınlığında saklı.
Mezuniyetleri ticari birer rant kapısı, organizasyon şirketlerinin kar alanı olmaktan acilen çıkarmalıyız. Kutlamalar; okulların kendi bünyesinde, kültürel merkezlerde ya da kamuya ait salonlarda, kurumun ağırlığına yakışır resmiyet ve sadelikle gerçekleştirilmelidir. Milli Eğitim Bakanlığı ve okul yönetimleri bu konuda net bir duruş sergilemeli, child-care ve çocukları gelir durumuna göre ayrıştıran bu şatafat yarışına kesin bir sınır getirmelidir. Önemli olan organizasyonun bütçesi değil, o veda anının kurumsal ve manevi değeridir.
Bir çocuğun mezuniyet sevinci, babasının cüzdanının büyüklüğüyle ya da giydiği elbisenin markasıyla ölçülemez. Eğitim sadece sınıfta, müfredatta bilgi yüklemek değildir; mezun ederken de adaleti, eşitliği, mütevazılığı ve en önemlisi “birlikte var olabilmeyi” öğretmektir.
Geleceği inşa edecek o temiz çocukları, daha hayatın ilk basamağında “parası olanlar ve olmayanlar” diye ikiye bölmeye hiçbirimizin hakkı yok. Eğer eğitimde adaleti ve eşitliği gerçekten savunuyorsak; önce çocukların anılarını, hayallerini ve o saf sevinçlerini paranın o kirli gölgesinden kurtarmalıyız…. Bir sonraki yazımda buluşmak ümidiyle hoşça ve mutlu kalın
, www.ilgazetesi.com.tr, https://www.ilgazetesi.com.tr/mezuniyet-mi-satafat-yarisi-mi-331977h.htm,


