Şehrin Tek Gazetesi

Ev Değil, Müze

ev-degil,-muze

​Eskiden evler, duvarların arasına sıkıştırılmış alelade birer beton kutu değil; içindekilerle birlikte nefes alan, onlarla büyüyen canlı birer yuvaydı. Duvarlarında kahkahaların çınladığı, koridorlarında koşuşturan minik ayakların seslerinin yankılandığı, her köşesine yaşanmışlığın sindiği birer sığınaktı. Bugün kapısından girdiğimiz pek çok mekâna bakıyorum: Dergilerden fırlamış gibi kusursuz, pürüzsüz ama bir o kadar da mesafeli. Her şey yerli yerinde, tek bir toz tanesi yok fakat içlerinde insana ve yaşama dair en ufak bir sıcaklık kırıntısı da görünmüyor. Cam sehpa üzerindeki parmak izlerinden korkar, koltukların minderleri bozulmasın diye çekinir olduk. Sanki o evler içinde birileri yaşasın, çocuklar koşsun, hayat aksın diye değil de; sadece uzaktan bakılsın, sergilensin diye döşenmiş müze teşhirleri gibiler.

​Oysa gerçek bir ev, kusurlarıyla ve yaşanmışlıklarıyla güzeldir. Sehpanın köşesindeki o ufak çizik, bir pazar sabahı çocukların telaşla devirdiği kahve bardağının izidir. Salondaki koltuğun biraz çökmüş minderi, akşamları uzatılan yorgun ayakların, koyu sohbetlerin ve dizimizde uyuyakalan evlatlarımızın hatırasıdır. Duvarda silinmeye çalışılmış ama hafifçe izi kalmış bir pastel boya lekesi, bir zamanlar o evde yeşeren küçük bir hayal gücünün en kıymetli tablosudur. Bir evin sıcaklığı, pırıl pırıl ve pahalı mobilyalarında değil; köşelerine sindirilmiş seslerde, mutfaktan yayılan o tanıdık kek kokusunda ve kapıyı kapatıp içeri girdiğinde insana “oh be” dedirten o samimi huzurda gizlidir.

​Bizler huzuru şıklıkla, sıcaklığı ise kusursuz eşyalarla karıştırırken, en büyük zenginliğimizi sessizce kaybettik: Çocuklarımızı o yuvadan adım adım uzaklaştırdık. Kırılmasın diye dokundurtmadığımız vazolar, kirlenmesin diye oynatmadığımız halılar, “gürültü yapmayın” diye susturduğumuz oda aralıkları arasında; çocuklara yaşayacak değil, sadece sakınacak alanlar bıraktık. Düzen tutkumuzun ve steril mükemmellik arayışımızın ortasında, onların çocukluk neşesini, dağınıklığını ve doğallığını sığdıracak bir yer bulamadılar. Evler kusursuzlaştıkça, içindeki soğukluk büyüdü; soğukluk büyüdükçe çocuklar kendi odalarına, ekranların arkasına ya da evin dışındaki dünyalara çekildiler. Yuva, sığınılacak bir kucak olmaktan çıkıp sadece akşamları dönülen bir otel odasına dönüştü.

​Zaman ise hiçbir pürüzü dinlemeden aktı gitti. Bir zamanlar “aman kirlenmesin” diye sakındığımız o odalar, şimdi zamansız bir sessizliğe büründü. O çok koruduğumuz koltuklar derli toplu, sehpalar lekesiz; ama evlatlarımız birer birer kanat çırpıp gitti yuvadan. Arkalarında bıraktıkları o düzenli ve sessiz odalara baktığımızda anlıyoruz ki; meğer bir evi ev yapan şey mobilyaların şıklığı değil, çocukların bıraktığı o tatlı dağınıklıktır.

​Dışarıda binbir parçaya bölünerek koşturduğumuz bu acımasız dünyada, sığınacağımız o son köşenin gerçekten “bize ait” ve “bizden” hissedebilmesi için daha fazla eşyaya ya da kusursuzluğa ihtiyacımız yok. İhtiyacımız olan tek şey; duvarların arasında kendi doğallığımızla kalabilmek, sevdiklerimizin izlerini eşyalardan daha çok baş tacı edebilmek ve geç kalmadan o duvarlara yeniden insan sıcaklığını fısıldayabilmektir.

, www.ilgazetesi.com.tr, https://www.ilgazetesi.com.tr/ev-degil-muze-333665h.htm,

Yorum Bırakın

İllginizi Çekebilir