Günümüz Türkiye’sinde medya, bireyin gıda ile kurduğu ilişkide artık pasif bir aktör değil; beslenme bağımlılığını inşa eden temel bir güçtür. Televizyon programları, sosyal medya ve reklamlar, yemeği hayati bir ihtiyaç olmaktan çıkarıp bir haz ve tüketim nesnesine dönüştürmektedir.
Reklam diline baktığımızda; “Kendini şımart” veya “Mutluluğun tadı” gibi mesajlar yemeği duygusal bir araç hâline getirir. Bu durum, özellikle stresli ve yorgun bireylerde fiziksel açlıktan bağımsız bir tüketim alışkanlığına zemin hazırlamaktadır. Sosyal medyada sürekli paylaşılan yemek görselleri ve trend mekân kültürü ise bu süreci hızlandırarak aşırı tüketimi normalleştirmektedir. İnsan biyolojik olarak tok olsa dahi, maruz kaldığı görsel uyaranlar iştahını tetikleyebilmektedir.
Medyada iki uçlu bir dil hâkimdir: Bir yandan “gurme” kültürüyle aşırı tüketim teşvik edilirken, diğer yandan estetik beden baskısıyla birey üzerinde psikolojik bir yük oluşturulur. Hem çok tüketmesi istenen hem de zayıf kalması beklenen birey, bu çelişkiyi aşmak için tekrar yemeğe sığınarak bir bağımlılık sarmalına girmektedir.
Sosyolojik ve çevresel gözlemlerimiz, beslenme davranışının sadece bireysel iradeyle açıklanamayacağını göstermektedir. Özellikle ilaç kullanımı (kortizon vb.) gibi iştahın kontrolünün zorlaştığı dönemlerde, dış uyaranların etkisi iradeyi devre dışı bırakabilmektedir. Bu noktada medyayı tamamen suçlamak yerine, kullanım biçimine odaklanmak gerekir. Aynı mecralar bilinçli kullanıldığında sağlıklı yaşam içerikleri de sunabilir.
Dijital farkındalık ve içeriklerin ihtiyacımız olup olmadığını sorgulayan bir rasyonellik, bu bağımlılık etkisini dengelemenin tek yoludur. Önemli olan, ekran başında gördüğümüz her parıltılı tabağın gerçek bir ihtiyaç olmadığını kendimize hatırlatmaktır.
, www.ilgazetesi.com.tr, https://www.ilgazetesi.com.tr/medya-ve-beslenme-bagimliligi-332506h.htm,


