Şehrin Tek Gazetesi

Gül Bahçesinden Avucuma Bırakılan Emanet

gul-bahcesinden-avucuma-birakilan-emanet

Kına… Yüzyıllardır bu coğrafyanın hafızasında yaşayan en eski geleneklerden biri.
Türk kültüründe hiçbir zaman yalnızca bir süs olmadı. Bir uğurlamanın, bir duanın, bir aidiyetin sembolü oldu.
Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan geleneklerde kına; askere giden gence, gelin olacak kıza, kurbanlıklara ve bayram arifesinde çocukların avuçlarına yakılmış. Çünkü eskiler için kına yalnızca bir renk değildi; bereketin, korunmanın ve güzel niyetlerin izi sayılırdı.
Belki de bu yüzden arafe gecelerinin bambaşka bir ruhu vardı.
Bayram daha gelmeden hissedilirdi gelişi. Evlerde tatlı bir telaş başlardı. Camlar silinir, bakır tepsiler parlatılır, şekerlikler hazırlanır, mutfaktan yükselen kokular bütün eve yayılırdı.
Sanki yalnızca sofralar değil, hatıralar da hazırlanırdı bayrama.
Ben bayramı biraz da Gülistan babaannemin ellerinden öğrendim.
Adı gibi… Gerçekten bir gül bahçesini andırırdı varlığı.
Bazı insanlar yüksek sesle konuşmadan iz bırakır hayatta. Sessizce sever, sessizce öğretir ama yıllar geçse de unutulmaz.
Babaannem öyleydi.
Arafe gecesi olduğunda bizi yanına çağırır, avuçlarımızı tek tek açtırırdı. Sonra küçük bir kına yakardı ellerimize.
O anın çocuk kalbimdeki heyecanını bugün bile unutamıyorum.
Gece uyumadan önce ellerimi açıp açıp bakardım, kına tutmuş mu diye…
Şimdi dönüp baktığımda anlıyorum; bazı gelenekler yalnızca yapılmaz, nesilden nesile taşınır.
Belki bu yüzden bana da onun adı verildi.
Bugün ben de her arafe gecesi kendi kınamı kendim karıyor, avuçlarıma usulca yakıyorum.
Bazen bir geleneği yaşatmak, bir insanı hatırlamanın en güzel yolu oluyor.
Kınanın avuç içimde bıraktığı renk birkaç güne siliniyor belki… Ama insanda bıraktığı duygu hiç geçmiyor.
Çünkü bazı alışkanlıklar vardır; insanı geçmişine bağlayan görünmez bir köprü gibidir.
Bir kına kokusu mesela… İnsanı yıllar öncesine götürmeye yeter.
Bir anda çocukluğunun geçtiği eve dönersin: Kalabalık bayram sofralarına, kapısı hiç kapanmayan evlere, kolonya kokusuna, büyüklerin duasına…
Eski bayramların en güzel yanı belki de buydu: İnsanlar birbirinin hayatına gerçekten dokunurdu.
Komşular habersiz gelirdi. Bayram ziyaretleri birkaç dakikalık nezaket değil, samimiyetin kendisiydi. Kurban eti yalnızca sofralara değil, paylaşmanın bereketine dağıtılırdı.
Şimdi zaman değişti elbette.
Bayram mesajları birkaç satıra sığıyor artık. Çocuklar birçok geleneği eskisi kadar bilmiyor. Ama yine de bazı şeyler, bütün değişimlere rağmen yaşamaya devam ediyor.
Çünkü kültür bazen büyük cümlelerle değil, küçücük ritüellerle taşınıyor geleceğe:
Bir tülbentin kenarında… Bir bayram sabahında… Bir büyükannenin avuçlarında…
Ve insan yıllar geçse de bazı hisleri unutmuyor.
Hepimiz eski bayramları anlatırken “Nerede o eski bayramlar?” diye iç geçiriyor, eskiyi yâd ediyoruz; ama hangimiz o bayramların ritüellerini şu an hayatımızda yaşatıyoruz?
Bu soru aslında sadece geçmişe bir özlem değil, bugüne tutulmuş bir aynadır. Çünkü bir şeyi kaybetmek, onu unutmakla değil; onu artık yaşamamakla başlar. Bayramların ruhu belki de takvimde değil, insanın günlük hayatına taşıdığı küçük davranışlarda saklıdır.
Ama insanın içinde, bir arafe gecesi yakılan kınanın sıcaklığı hep yaşayacak. En azından bu benim için böyle…
Avuçlarıma bıraktığın emanet için teşekkür ederim babaanne…
İyi bayramlar.
Sevgilerimle.
 

, www.ilgazetesi.com.tr, https://www.ilgazetesi.com.tr/gul-bahcesinden-avucuma-birakilan-emanet-332076h.htm,

Yorum Bırakın

İllginizi Çekebilir